Mar 07 2008

Şeyhime Hizmet(2)

Yazan admin saat 11:45 Kategori Kültür, İnsan

Bu yazıyı bir yazı dizisi haline getirmeyi planlıyorum. Zira, duruyorum, ara veriyorum içim içimi kemiriyor. Bildiklerimi ve düşündüklerimi saklamak yiyip bitiriyor beni. Kula kulluk edenlerin kendilerine hala “elhamdülillah müslümanım” demekle yatinmeyip, “daha da müslüman” olma çabalarını gördükçe üzülmek ile küfretmek arasında bir yerlerde takılıyorum. Peygamberimizin hayatından bihaber, sahabelerin hayatından bihaber, islamın sosyalitesinden bihaber ve islamın en büyük düşmanının “cehalet” olduğundan bihaber insanlar, şeyhe tam itaatte yarışıp duruyorlar. Dostuma da bunları izah etme çabasındayım. Ki bu dostla zamanında tv izlediğimiz bir sırada, Nazım Kıbrısi’nin ‘93 yılındaki bir ropörtajında ingiltere prensinin 2000 yılında müslüman olacağını haber verdiği daha doğrusu aslında müslüman olduğunu ancak bunu 2000 yılına kadar açıklayacağını haber verdiği sırada, “bu adam nasıl gelecekten bahsedebilmiş, işte ben şahidim düpedüz gelecekten haber vererek şirke kalkıştı ve yalanıda apaçık ortaya çıktı” dediğimde benim hayretimi paylaşmış, şaşkınlığını da ayrıca belirtmişti. Şimdi ise, o şeyhlerden birine kayıtsız şartsız bağlanmış durumda. O yüzden ben bu “kurtarma operasyonu”nda her yolu deneyeceğim.

Şeyhe itaatin ve şeyhin görevlerinin de yer aldığı maddeler vardır tasavvufta. Avarif-ul Me’arif (Tasavvuf Esasları) denir bu maddelerin tümüne. Her aklı başında insanın kabul edebileceği ve islamında “güzel ahlak” adı altında tavsiye ettiği maddelerin yanısıra, islamın kesin olarak reddettiği ve resmen şirkten saydığı maddelerde aralara güzelce sokulmuş durumda. 51. Bölüm mürid-mürşid münasebetleridir. Bu münasebetlerde inanılmaz tehlikeli unsurlar yer almaktadır. Şimdi bu maddelerden sıralayacağım ve yanına peygamberimizin davranışlarından ve genel ahlak kurallarından kıyasla örnekler koyacağım;

Mürid, mürşidin (şeyhin) önünde bulunmaz.
Oysa peygamberimiz arkadaşlarının ortasında yürürdü. Sağında, solunda, önünde ve arkasında arkadaşları yürüyebilirdi.

Mürid şeyhle konuşurken ses tonuna dikkat eder. (bu madde muhtemelen hararetli soruların sorulmaması için var)
İslamın insanların tümünden istediği güzel ahlaktan bir kural zaten bu. Ancak şeyhe karşı değil, herkese karşı aynı olunmalıdır.

Mürid, şeyhin konuştuklarına itiraz edemez, kendi ihtiyarında yorumlayamaz. (beyin kilitleme adımlarından biri)
Bedir savaşı sonrası esirler hakkında vahiy bekleyen Peygamberimiz, vahiy gelmediği için istişare yoluna gitmiş ve kendi görüşünü de, esirlerden fidye almak olarak belirtmiştir. Sahabenin neredeyse tamamı efendimizle aynı görüşü belirtirken, Hz. Ömer duruma şiddetle itiraz etmiş, hatta düşüncesinin doğruluğunu kanıtlarcasına da akrabalarını kendisinin öldürmek istediğini dile getirmiştir. Birde Saad bin Ebi Vakkas “Ömerin düşüncesine katılıyorum, esirleri öldürmeliyiz” demiştir dilinin ucuyla. Çoğul görüş esirlerden fidye alınması yönde görüş belirttiği için, nitekim öyle yapılmıştır. Ancak bunun üzerine vahiy gelmiş ve, “Hiç bir peygambere yer yüzünde tam hakimiyet kurmadıkça esirlerden fidye almasını emretmedik. Şimdi aldıklarınız helaldir….” şeklinde uyarmıştır. Yani Kur’an-ı Kerim Hz. Ömer’in düşüncelerini tasdiklemiştir. Bunun üzerine peygamberimiz “azap, önümüzdeki ağaçtan daha yakındı, eğer o azap inseydi Ömer’den başkası kurtulmazdı” buyurmuştur. Ayrıca Hz. Ömer’in birde Faruk (haklıyı haksızı ayırabilen, keskin zekalı anlamına gelir) lakabı vardır ki, bu lakap boş yere onda değildir. Bir çok kere, ayet-i kerime inmeden Hz.Ömer’in konuyla alakalı görüşleri olmuş ve ayet Hz. Ömer’i tasdik etmiştir. Hatta bir hususta efendimizin “ayet bu sefer senden önce geldi Ömer” diyerek Hz.Ömere latife ettiğide vakidir. Şimdi burda görülüyor ki, islam düşünceyi körelten bir din değil. Tam aksine, düşünmeye yönlendiren ve düşünceye önem veren bir dindir. Hatta daha öncede dediğim gibi islamın en büyük düşmanı cehalettir. Dolayısıyla düşünebilmek, akledebilmek çok önemlidir. Hal böyleyken, nasıl olurda şeyhin söyledikleri tartışılamaz. Tartışılamıyorsa bunun adı nasıl “islam” olur? Tabiki olmaz.

Şeyhte görülen, beğenilmedik hareketi mürid sorgulayamaz. Zira şeyhin ilmi ve hikmeti olduğundan onun bir bildiği vardır.
Bu madde en komik maddelerden biridir aynı zamanda. Yukarıda ki maddeye dair açıklamamda vermiş olduğum “bedir savaşı esirleri hususu” örneği aynı zamanda peygamberimizin dört zellesinden (hatadan sayılmayan, hataya yakın durum) biridir. Efendimiz dahi ufakta olsa hata (onun hataları Allah’ın onu bize örnek göndermesiyle alakalıdır yanlış anlaşılmasın) yapabiliyorken bu şeyhler neden hatasız olarak kabul edilmek zorunda. Bu efendimize aleni hakaret değil midir?

Şeyhte fena bulmak, Allah’ta fena bulmanın başlangıcıdır. (Sorgulama kilitlemenin adımlarından biri)
Neymiş efendim şeyhte hatayı veya kötülüğü ararsak ve bulursak, Allah’ında sıfatlarında arayacağımız anlamına gelirmiş. Baksen… Aleni bir şirk söz konusu. Mertebeler hususunda ihtisas sahibi bu insanlar, Allah’a bir mertebe tayin etmiş ve kendilerini eşdeğer görmüş oluyorlar. Bunu yaparkende, saf ve cahil insanların “Allah korkusu” duygusunu aşırı istismar ediyorlar. Dolayısıyla insanlar her düşünmeye başladıkları an, kendilerine bir an bile olsun “Allah’a karşımı geliyorum ben acaba” desinler için, böylesine basit ve aşağılık bir yöntem söz konusu.

Evet bu maddeleri daha yüzlerce sıralayabilirim. Ardı arkası kesilmeyen, aklî ve naklî hiç bir dayanağı olmayan maddeler silsilesi. İnsanlar, bu maddelere tam bağlanıyorlar ve nasıl bir gafletin içine düştüklerinin farkında olmalarına rağmen, beyinlerini kendi düşüncelerine karşı korumalı hale getirmiş vaziyetteler. Dolayısıyla gerçeği görme ve ayırt etme yani Hz. Ömer’deki Faruk vasfının zerresini bile kavrayamamış vaziyetteler.

Bu maddelerin büyük bir kısmında rabıta da yer almaktadır. Ayrıca şeyh transferini (başka bir şeyhe bağlanma) yasaklayan komik diğer maddelerde cabası. Bunları birdaha ki bölümlerde detaylıca yazacağım.

Devam edecek….

Birde Bunlar Var

Trackback URI | Yorumlara Abone Ol

Yorum Yap